Affichage des articles dont le libellé est politiques urbaines. Afficher tous les articles
Affichage des articles dont le libellé est politiques urbaines. Afficher tous les articles

mardi 25 mai 2010

Johannes Hahn : "Avant la fin de l'année, la Commission [européenne] aura élaboré un document de politique urbaine"


C'est l'amorce d'une stratégie européenne pour les villes. Le commissaire européen à la politique régionale, Johannes Hahn, s'est dit favorable, vendredi 21 mai, à ce que "la politique urbaine devienne une nouvelle cible de l'Union européenne". L'Autrichien s'exprimait en clôture de la 6e Conférence européenne des villes durables, à Dunkerque, dont les participants venaient de demander à l'Union européenne de reconnaître les collectivités locales comme des acteurs-clés du développement durable et de la lutte contre le changement climatique.

"Le rôle des villes est essentiel : à elles seules, les mesures prises à Londres ont plus d'impact que celles de plusieurs Etats membres de l'Union européenne", a approuvé le représentant de la Commission. Mais au-delà de la reconnaissance symbolique, M. Hahn a esquissé les grandes lignes d'une stratégie inédite : si l'Europe a une politique agricole commune depuis un demi-siècle, elle n'a jamais défini de politique urbaine.

"Avant la fin de l'année, la Commission aura élaboré un document de politique urbaine, avec une vision de la ville européenne d'avenir, des exemples de bonnes pratiques, en abordant les questions de la forme urbaine, de la planification, des transports publics, des espaces verts, etc.", a précisé M. Hahn devant la presse.

La question des finances n'est pas oubliée : "La politique de cohésion va être un véhicule pour transformer cette vision en réalité", assure-t-il. Les villes, qui perçoivent moins de 7 % des fonds structurels européens, demandent que leurs plans climat soient inclus dans la politique de cohésion communautaire, au moment où l'Union planche sur une réforme des fonds structurels et sur son budget pour la période 2014-2020.


"Un soutien plus fort"

Le traité de Lisbonne a jeté les bases de cette évolution, en 2007, en ajoutant aux volets économique et social l'exigence de la cohésion territoriale et en reconnaissant l'autonomie des collectivités.

"Il y a toujours eu une dimension urbaine dans nos politiques de cohésion, mais il n'y a pas d'enveloppe pour la politique urbaine ; notre ambition est un soutien plus fort et plus directement dédié aux aires urbaines dans la prochaine période des fonds structurels, annonce M. Hahn. La politique urbaine est intégrée : logement, transport, efficacité énergétique, activité économique... C'est l'objectif de la Commission d'offrir un programme intégré aux villes à l'intérieur de la politique régionale."

Reste une difficulté de taille : "Nous devrons convaincre les Etats membres que nous avons besoin d'argent pour réaliser cela", admet le commissaire européen. Or la plupart des gouvernements souhaitent avant tout réduire l'enveloppe des fonds de cohésion et certains Etats pourraient voir d'un mauvais oeil leurs collectivités locales gagner en autonomie.

La Commission a pourtant déjà commencé à travailler directement avec les villes sur les questions de climat pour passer outre la frilosité des Etats. En 2009, elle a créé l'Alliance des maires pour aider les villes déterminées à dépasser l'objectif européen de baisse des émissions de CO2 de 20 % d'ici à 2020. Quelque 1 700 villes s'y sont déjà engagées.

lundi 24 mai 2010

"Sermaye, Kentsel Dönüşüm ve Varoş: Fakirin Malı, Zenginin Hazinesi ..."


Kent mekânının üretimi, yeniden üretimi ve dönüşümü sermaye birikiminde önemli rol oynamaktadır. Kapitalist üretim tarzının sürdürülebilirliği için kentsel gelişme bir zorunluluktur. Lefebre'ye göre, eğer kapitalizm 20. yüzyılı görebilmişse bunu büyük ölçüde kent mekânını keşfetmesine borçludur. Kapitalist kent mekânının oluşumunu anlamak için kent ve kent-üstü dönüşümlere bakmak gerekir. Toprak rantı, kapitalist üretim sisteminde kentsel gelişmenin önemli bir parçası olup bu süreçteki çatışmaların da temellerinden biri olmaktadır. Toprak, hem konumu hem de arzı açısından sabit olup, yaratılacak rantın mekânsal yapının şekillenmesinde ve birikim sürecinde önemli etkileri vardır. Kentleşme gibi toprak rantı da sadece ekonomik anlamda değil toplumsal ilişkiler bağlamında değerlendirilmelidir. Tarımsal toprakların kentsel toprağa dönüşmesi sürecinde topraktaki iyileştirmeler toprağın değerini artırmaktadır. Kentsel büyüme aracılığıyla da rant yaratılmaktadır. Kent toprağı üzerinde kullanım biçimini değiştirmeye dönük kararlar alınması ve ek sermaye yatırımları yapılması toprağın rantının artırılmasına neden olmaktadır. Kent topraklarının en verimsiz olanları da piyasa açısından özellikle daha karlıdır. Çünkü verimsiz ve değersiz gözüken toprakların çeşitli altyapı yatırımları ile değerli hale getirilmesi halihazırda değerli alanlardan daha fazla rant yaratmaktadır.

1960-1980 Arası: 'Köylü'den Varoşa'a, Öteki'ye Kent Yoksuluna'

1960'lardan itibaren ithal ikameci birikim rejiminin başlamasıyla kentsel rantlar sanayi birikimine bir engel olarak görülmüş ve sermaye kentsel rantlarla ilgilenmemiş, bu yıllarda kaynaklar da sanayi sektörüne aktarılmıştır. Bu dönemde kentsel gelişim daha çok küçük sermayenin ve gecekonduların başatlığında şekillenmiştir. 1980'den sonra yeni birikim rejimi ile üretken sermaye yerine para sermayeye ağırlık veren yeni bir birikim biçimine geçilmesi ile kentsel rantlar ön plana çıkmış, sermaye birikimi kentsel rantlarla desteklenmeye başlanmıştır. 1980 sonrasında kentsel alanlarda gerçekleştirilen dönüşümler neoliberal politikalarla birlikte tam anlamıyla sermayenin mantığına göre şekillenmeye başlamıştır. Kentsel rant artık sermaye birikim sürecinde engel değil aksine sermaye birikimine katkıda bulunan bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Bu dönemle beraber kentlerin kendisi sermaye birikiminin ana unsurlarından biri haline gelmeye başlamıştır. "Gecekondu" olarak adlandırılan enformel konut piyasasının konut tarzı da değişen süreçler içinde farklılaşmış ve farklı algılanmaya başlanmıştır. 1980 sonrası gecekondu bölgeleri 1950'lerdeki gibi barınma amaçlı yerler olmaktan çıkıp rant alanları olarak görülmeye başlamıştır. Gecekondu mahalleleri hızla apartmanlaşmaya başlamış, artık kentin formel konut piyasası içinde ve kentin büyümesi ile de merkezi yerler haline gelmişlerdir. Sadece kentin yoksullarının değil artık kentli orta sınıf da yaşamaya başladığı yerler olmuşlardır.

1980 sonrasında neoliberal politikalarla kentlerdeki bölünme ve ayrışma üst sınıfın kendine duvarlar örmesiyle ve ötekilerinden ayrıştırmasıyla sonuçlanmıştır. Bu ayrışma bir süre sonra söyleme de yansımaya başlamış ve dışlanan kesim "varoş" olgusu ile kendini oluşturmuştur. Tehlikeli "öteki", eski kent çeperi/yeni kent merkezindeki bu rantı yüksek yaşam alanlarını ne kadar hak ediyor sorusu bir şekilde sorgulanmaya öncelikle medya aracılığıyla başlanmış ve kaliteli yaşam vurguları hem öteki hem de "kentin rantı yüksek yerlerinde yaşaması gereken insanlar" için kullanılmaya başlanmıştır. Son yıllarda kentle -özellikle İstanbul'la- ilgili bütün çözümsüz problemlerin -deprem nedeniyle güçlendirilecek binalar, artan suç ve suçlunun yaşadığı mekânların temizlenmesi gerekliliğinin- çözümü 1980 sonrasındaki kentsel gelişmenin en dramatik sonucu olarak karşımıza çıkarılan ve şehrin yoksullarının yaşadığı ve varoş diye tanımlanan mahallelerde uygulanan "kentsel dönüşüm" olarak dayatılmaktadır. 17 Ağustos depremi ile başlayan başta İstanbul olmak üzere bütün Türkiye'deki inşaat kalitesine dikkat çeken söylem -"deprem değil binalar öldürür"- karşılığını bir süre sonra bu binaların güçlendirilmesi kentlerin yenilenmesi başta İstanbul olmak üzere depreme hazır olunması, bunun da merkezi otorite tarafından sağlanması gerektiği ile meşru bir zemine taşınmıştır. İnşaat kalitesi düşük binaların yeniden yapımı nedense kendini sadece kentin rantının yüksek olduğu gecekondu bölgelerinde uygulanması gerektiği cevabı ile sonuçlanmaktadır. Kentsel alanların kullanım biçimini değiştirmeye dönük kararlar alınması ve ek sermaye yatırımları yapılması toprağın rantının artmasına neden olmaktadır. Kentsel mekanlarda rantı yüksek alanlar altyapı yatırımları biçimindeki sermaye yatırımları ile rantı daha da yükseltilmektedir. Bu nedenle de kentin her alanı metalaştırılarak verimli hale dönüştürülmesine ilişkin politikalar yaygınlaşmaktadır. Çok hızlı büyüyen kentlerde altyapı kapasitesinin yetersizliği kent toprağının gelişimini zorlaştırmakta ve toprak fiyatlarının artmasına neden olmaktadır. Bu nedenle eskiden kentin çeperinde kalan gecekondu alanları -bugünün varoşları- artık kentin merkezi haline gelmiş ve coğrafi olarak avantajlı durumdaki bu mekanların artan rantı nerdeyse bakanlık derecesinde yetkilerle donatılmış TOKİ aracılığıyla büyük sermayeye sunulmaktadır. Sermayenin talebi doğrultusunda siyasi otoritenin müdahaleleri, mekanın örgütlenmesinde belirleyici olmaktadır. Bu müdahaleler sonucunda kentsel rantların dağılımını etkilemekte ve kentsel mekanını değiştirmektedir.


1990-2000'ler: Moda 'Kentsel Dönüşüm'

2000'li yıllardan itibaren de pek çok ülkede uygulanan yapısal reformlarla beraber uluslararası inşaat sermayesinin serbest hareketi sağlanmaya çalışılmıştır. Türkiye'de de bu süreç yapısal uyum reformları ve geniş yetkilerle tekrar yaratılan TOKİ aracılığıyla hayata geçirilmeye sağlanmıştır. TOKİ, AKP iktidarı ile kentsel gelişimin asıl belirleyicisi olmaya başlamış bunun da ateşleyicisi "kentsel dönüşüm" projeleri olmuştur. TOKİ'nin kendi internet sayfasında bulunan "TOKİ'nin kentsel dönüşüm için aradığı özellikler: Teknik verilere bağlı olarak (jeolojik durum, zemin özellikleri, tarihi ve doğal miras); tasfiyesi zorunlu alanlar, afet bölgeleri; Kentsel arazi değeri yüksek ancak yapılaşma kalitesi düşük, sosyal donatı hizmetinden yoksun ve kentsel kimliğe uyumsuz alanlar dönüşüm projelerine konu edilmektedir" açıklaması ile rantı yüksek, coğrafi olarak avantajlı mekânları dönüşüme konu ettiğini açıkla belirtmektedir. Bu dönüşüm sürecinde toprağın potansiyel kullanıcıları veya toprağı yeniden geliştirecek olanlar ile toprak üzerinde bulunan kullanıcılar arasında doğrudan bir çatışma oluşmaktadır. Bu çatışmanın en büyük tarafı olan TOKİ'nin başkanı Erdoğan Bayraktar ise 2004 yılında düzenlenen IV. Gayrimenkul Zirvesi'nde "TOKİ, programı çerçevesinde özellikle gecekondu dönüşüm projelerine büyük önem vermektedir. Gecekondu dönüşümü ile kaçak ve çarpık kentsel alanların iyileştirilmesi, ayrıca eşzamanlı olarak yeni ve planlı kentsel arsa üretimini sağlamak suretiyle hem kent merkezlerinde bulunan değerli arsaların, kentin prestijini arttıracak özel proje alanları olarak geliştirilmesini sağlayabilecek..." şeklinde açıklaması ile çatışmanın kaynağının bir rant paylaşım süreci olduğunu açıkça belirtmektedir. Bu süreç sonunda kentin değerlerinin sermaye birikiminde kullanıldığını söylemde de görmekteyiz; "barınma hakkı" yerine artık "konut sorunu" kavramı kullanılmaktadır. Artık varoşların yerlileri bugüne kadar yaşadıkları mahallelerde kentsel dönüşüm sonrası yapılan havuzlu, güvenlikli, spor kompleksi gibi imkânları olan lüks konutlara mortgage sayesinde "kira öder gibi" taksitlerle alma "hakkına" sahiplerdi. TOKİ, 2985 Sayılı Toplu Konut Kanunu 1984 yılında yürürlüğe girmiş, 1990 yılında da 412 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle, dar ve orta gelirli ailelerin konut ihtiyacını karşılamak misyonuyla kurulmuştur. Oysa 6 Ağustos 2003 tarihinde 4966 sayılı Kanunla TOKİ'ye verilen "konut sektörü ile ilgili şirketler kurmak veya şirketlere ortak olmak, yurtiçi ve yurt dışında doğrudan veya iştirakleri aracılığıyla konut uygulamaları yapmak ve kaynak sağlanmasını teminen kâr amaçlı projeler geliştirmek" hakkıyla beraber - TMMOB'un 2009'da yayınladığı rapora göre- toplam TOKİ projelerinin sadece yüzde 22'si alt ve orta sınıfa yönelik yapılmakta olduğu görülmektedir. Bu alt gelir grubuna yönelik projelerde sağlıksız ve kalitesiz evler olarak karşımıza çıkmaktadır.

1990 sonrasında kentin suç depoları olarak gösterilen ve artık kentin merkezinde olan yerler söylemde de "varoş" ile ötekileştirilerek buraların suçun ve suçlunun kaynağı olduğu ve artık içimizde yaşadığı ve her an tehlike ile yaşadığımız korkusu kentlinin hayatına ve hayat pratiğine yerleştirilmiştir. Kentli bu söylemle beraber kent çevresindeki korunaklı sitelerde yaşamayan başlamış, kentin tehlikesinden kendini ve ailesini korumasının yolunun kentin tehlikelerinden uzakta durmasıyla mümkün olduğuna, bunu da kentten uzaklaşarak tehlikelerin bir şekilde içeri giremeyeceği yaşam tarzına sığınarak sağlayabileceğine inanmıştır. Bu korunaklı siteler kent merkezine -işyerine, okuluna, alışveriş merkezine- ne kadar yakın olursa o kadar da gözde mekânlar olmaktadırlar. Kentsel dönüşümle bu korunaklı siteler artık kent merkezinin kalbine yerleşebileceklerdir. Böylece yoksullar kent dışına gönderilirken hem suçun yok olduğu düşünülmekte hem de kent merkezinin en değerli alanları bu değeri hak eden insanlara mekan olmaya başlamaktadır. Lipietz'e göre, tekel rantı kendilerini alt sınıflardan ayırmak ya da arzu ettikleri bölgede yasamak için üst ve orta sınıflar tarafından ödenmektedir. Kentsel dönüşümlerle yaşadıkları kent merkezine yakın ya da coğrafi olarak avantajlı mahallelerden gönderilen "varoşlular" sayesinde burada yaşamayı hak eden yeni yerleşikleri bu şans karşısında Lipietz'in tekel rantını ödemeye razı olmaktadırlar. Kentin tarihsel merkezlerine yakın ulaşım ağlarına hâkim çöküntü bölgeleri de kentsel dönüşümün bir diğer ayağını oluşturmaktadır. Kentsel rantın bölüşümü rantın oluşumu sırasında gerçekleşmekte yani rant oluşurken bölüşüm sürecide başlamaktadır. Kentsel dönüşüm projeleri oluşan rantta siyasi otorite aracılığıyla sermayenin yeniden bölüşüme açması olarak değerlendirilebilir. Bu yeniden bölüşümün aktörleri ise finans sermaye ve yerli ve yabancı büyük inşaat firmaları olmaktadır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş: "Bizim şimdiye kadar yaptığımız kentsel dönüşüm projeleri 3-5 binlik. Halbuki İstanbul'daki 1,3 milyon binanın yarısından fazlasının yıkılarak yeniden inşa edilmesi kaçınılmaz. Biz İstanbul'a yatırım yapmak isteyen yabancı sermayeyi kentsel dönüşüm projesine yönlendireceğiz..." açıklaması ile yabancı inşaat firmalarını İstanbul'u yeniden inşaya çağırmaktadır. PricewaterhouseCoopers ve Urban Land Institute işbirliği ile gerçekleşen ‘Gayrimenkulde Gelişen Trendler 2010 Avrupa' raporuna göre; İstanbul gelişme beklenen şehirlerarasında ilk sırada yer almakta ve yabancı yatırımcının en büyük beklentisi de yatırım yapacakları ülkelerdeki yasal düzenlemelerin sorunsuzca işleyebilmesidir.



Sonuç Hep Yoksulluk, Eşitsizlik...

Bu sürecin sonunda yaratılan rant sayesinde birikim sağlayan bir kesim olduğu gibi mağdurları da yaratılan rantın mekanına sahip olan "varoşlu"lardır. Yaşadıkları alanlardan edilen kent yoksulları bu ayrışma sonucunda kamusal hizmet alabilme imkânlarından da daha az faydalanmaya başlayacaklar, 1950'lerden itibaren fordist üretim sürecinde kentin maliyetini ödeyerek ucuz işgücünden yararlanılan ve artık tamamen dışlanan kesim olmaya başlayacaklar, özellikle kentin hizmet sektöründe çalışan yoksullar kent dışına gönderilmeleri nedeniyle var olan işlerini kaybetme ya da ekstra ulaşım masrafı ile karşı karşıya kalmaya başlayacaklar ve var olan sosyal ilişkilerini -komşuluk mahalle dayanışması- tamamen kaybedeceklerdir. Kapitalist birikim sürecinde önemli ölçüde kentsel mekân üzerinden gerçekleştirilmesi kentsel dönüşüm uygulamaların önüne geçilmesini zorlaştırmaktadır. Ancak, bu birikim sürecinin daha insanı bir içerik kazanması için ciddi bir mücadele süreci dönüşüm uygulamalarının bir kısmının iptali ile sonuçlanabilir ve kentin insanı ve tarihi dokusunun tahrip edilmesine engel olabilir. Bu nedenle sivil toplum kuruluşları ve muhalif güçlere önemli sorumluluklar düşmektedir. "Sermaye sizin ama kent bizim" diyebilecek inisiyatif olmaksızın bu sürecin önüne geçilmesi oldukça zordur.

Source : Birgün, Serpil Bozkulak, 17.05.2010 (URL : http://www.arkitera.com/news.php?action=displayNewsItem&ID=53294)

vendredi 23 avril 2010

Sylvie Tissot, chercheuse à l'Université de Strasbourg, porte un regard critique et stimulant sur les politiques urbaines et l'action sociale


Sylvie Tissot est maître de conférences à l'Université de Strasbourg et chercheuse
associée au GSPE (Groupe de Sociologie Politique Européenne). Ses recherches portent sur les politiques urbaines et la ségrégation socio-spatiale en France et aux Etats-Unis, et plus récemment sur les processus de gentrification. Elles offrent un éclairage original et très stimulant sur des débats à la fois anciens et très contemporains sur les sociétés et les politiques urbaines, l'action publique et les mobilisations collectives, qui méritent d'attirer l'attention non seulement des chercheurs, mais aussi des acteurs publics et politiques et (surtout ?) des citoyens.


Sa thèse, publiée en 2007 sous le titre
L’Etat et les Quartiers. Genèse d’une catégorie de l’action publique (Seuil, Paris), analyse la généalogie et les implications du processus de formulation et de construction du "problème" des "quartiers" en France,.

Les émeutes de l’automne 2005 ont remis la « question des quartiers sensibles » à l’ordre du jour. Mais quelles sont les causes de cette explosion ? Pour le comprendre, il ne suffit pas d’enquêter sur ces quartiers, il faut aussi analyser d’où viennent les concepts et les catégories qui ont servi à interpréter le « problème » et à formuler des solutions. Cette généalogie nous renvoie à la construction, entre le milieu des années 1980 et le milieu des années 1990, de la catégorie de « quartiers sensibles ».
Que cache cette expression ? Une réforme fondée sur les politiques de « participation » : priorité est donnée au lien social, à la solidarité locale, à la capacité des habitants à restaurer une vie commune et de la convivialité, plutôt qu’à l’action publique contre la pauvreté, les inégalités socio-économiques et les discriminations. Cette redéfinition des priorités n’affecte pas seulement les quartiers. Le livre de Sylvie Tissot montre qu’elle est un élément majeur de la réforme qui voit la place et les fonctions de l’État social remises en cause depuis vingt ans.


De ce travail, Sylvie Tissot a également tiré plusieurs articles académiques et journalistiques, comme celui paru en 2007 dans le journal Le Monde Diplomatique : "Comment la question sociale est dénaturée - L’invention des « quartiers sensibles" (URL : http://www.monde-diplomatique.fr/2007/10/TISSOT/15252)

La dégradation du quotidien des « cités » suscite toutes sortes d’initiatives de « terrain » et de discours politiques. Mais la réalité des faits en masque une autre, celle des mots par lesquels on la désigne. Et ceux-ci sont loin d’être neutres. Ainsi, la rhétorique des « quartiers sensibles », dominante depuis vingt ans, a une histoire, celle d’une vision du monde où s’effacent les rapports de domination et la question sociale, au profit d’une idéologie de la « proximité » conservatrice de l’ordre établi.



En 2005, elle coordonnait déjà
deux numéros de la revue Actes de la recherche en sciences sociales sur le thème "Classer, penser, administrer la pauvreté". Elle présentait ainsi ces deux numéros, respectivement consacrés aux "Politiques des espaces urbains" et aux "Figures du ghetto" * :

Comment analyser les politiques urbaines et leurs recompositions les plus récentes ? Un certain nombre de travaux portent depuis quelques années un regard plus critique sur les catégories massivement utilisées aujourd’hui pour analyser et traiter les problèmes urbains (« ghettos », « mixité sociale », « quartiers sensibles »), et questionnent les effets des dispositifs territorialisés de l’action publique. Ce numéro part toutefois du postulat que le travail sociologique ne saurait se contenter de pointer du doigt les dysfonctionnements de l’action publique, d’en dénoncer les ratés, ou encore se cantonner à un bilan ou une évaluation déplorant la mise en oeuvre défectueuse d’idées justes. Les articles réunis ici visent plutôt à montrer ce qui produit ces catégories tout en analysant ce qu’elles produisent dans la réalité sociale. Et pour cela, au-delà d’une analyse des discours, les auteurs s’engagent dans une histoire sociale de la réforme urbaine et de ses catégories, alliant aux enquêtes dans les champs administratif, politique ou de l’expertise une attention aux modalités de leur réception à des échelles diverses (politiques centrales, communes, habitants d’un quartier).
Ce numéro entend ainsi contribuer à la connaissance des transformations récentes de l’action sociale, dont certaines tendances sont déjà bien analysées : individualisation de l’action publique, avec des dispositifs axés sur la réinsertion des individus, sur la valorisation de leurs « compétences » et sur la rectification de leurs « trajectoires » ; psychologisation induite par le travail sur le « lien social », la restauration du « dialogue », de la « confiance » et de la « communication ». La lutte contre le chômage, les politiques d’éducation, d’insertion ou encore de prévention ont connu des transformations très semblables : nourries, comme ces dernières, du paradigme de l’exclusion, les politiques de logement et les politiques urbaines sont également construites sur un certain déni des ressorts structurels de la pauvreté.
Mais penser et administrer la pauvreté à partir des questions de « mixité sociale », de « ghettos » et de « quartiers sensibles » ne comporte pas seulement le risque d’occulter les mécanismes de domination, que celle-ci soit économique, sociale ou raciste. Alors que les classes populaires sont soumises aux effets des transformations du marché du travail, du système scolaire et de l’habitat (chômage et précarisation, relégation scolaire dans un contexte de massification, stigmatisation de sa fraction issue de l’immigration), cette occultation pose les bases d’un regard misérabiliste. Et surtout le fait que ces catégories soient indissociablement territoriales et ethniques, qu’elles visent des populations (« immigrés », « jeunes » issus de l’immigration) autant que des espaces, alimente une vision homogénéisante de populations qui seraient irréductiblement différentes, et à ce titre justiciables de dispositifs et de mesures spécifiques.
Revenir sur le rôle joué aujourd’hui par ces classifications, notamment dans les politiques du logement et les politiques de la ville, vise à saisir des processus comme la stigmatisation de la jeunesse populaire, la discrimination selon l’origine ethnique, la réduction ciblée des services publics sous l’impulsion de réformes dites « modernisatrices », ou encore les projets de nouvelles institutions de gestion des pauvres (comme les asiles réclamés aujourd’hui par certains pour les clochards). (suite : http://lmsi.net/spip.php?article457)


Plus récemment enfin, Sylvie Tissot s'est tournée vers l'étude des processus de gentrification des quartiers anciens en France et aux États-Unis. Elle a publié en 2009 un article très éclairant sur le rôle des associations de quartier dans le processus de gentrification d'un quartier de Boston, intitulé "Des gentrifieurs mobilisés. Les associations de quartier du South End à Boston" (consultable en ligne sur http://articulo.revues.org/1042
).

Cet article porte sur un processus de gentrification dans un quartier d’une grande agglomération des États-Unis, Boston. Il montre que ce processus n’a pas seulement résulté de l’évolution des forces du marché et du retour des capitaux dans les centres-villes, des politiques de rénovation urbaine et de transformations culturelles. La mobilisation collective des nouveaux propriétaires a eu un impact décisif, via les associations de quartier dans lesquelles ils se sont engagés depuis les années 1960.


* Tous les articles des numéros de la revue ARSS "Classer, penser et administrer la pauvreté" sont téléchargeables intégralement et gratuitement en pdf sur Cairn : http://www.cairn.info/revue-actes-de-la-recherche-en-sciences-sociales-2005-4.htm et http://www.cairn.info/revue-actes-de-la-recherche-en-sciences-sociales-2005-5.htm.


> Voir la page de Sylvie Tissot sur le site de l'Université de Strasbourg (enseignements et publications) : http://sspsd.u-strasbg.fr/Tissot.html